HAMİLELİK SONRASI PSİKOLOJİSİ

HAMİLELİK SONRASI PSİKOLOJİSİ

 

annelik miti

 

Kadınlar küçük yaştan itibaren anne olmak ile ilgili bir sürü süreç yaşarlar ve toplum tarafından annelik vasıfları desteklenir. Örneğin, kız çocukların bebekle oynaması, oyuncak bebeklerine annelik yapması beklenir. Kardeşleri doğunca abla olan kızlar, küçük kardeşlerinin sorumluluklarını ya da bazı anlamdaki bakımlarını üstlenirler. Aynı zamanda her kadının evlenip, çocuk doğurması ve anne olması beklenir. Evlenip, çocuk sahibi olmayan çiftlere devamlı “ne zaman çocuk?” ya da “neden olmuyor?” soruları yönlendirilir. Bir kadının çocuk sahibi olmak istememesi toplum tarafından neredeyse “anormal” karşılanır. Anneliğin, kadınlıkla birlikte varolması beklenir. Oysa annelik ve kadınlık farklı kavramlardır. Bir kadın, anne olmasa da kadındır; annelik onu daha çok ya da daha az kadın yapmaz. Aynı şekilde her kadın anne olmak isteği ile yanıp tutuşmak ya da bu motivasyon ile hareket etmek zorunda değildir. Aslında annelik bir seçimdir ama toplumda çoğu zaman annelik bir koşullanmışlık olarak yaşanır.

 

Buna paralel olarak kadınlar hamile kaldıkları andan itibaren hemen anneliği hissetmeyi bekleyebilirler. Çünkü birçok kadın anneliğin bir içgüdü olduğuna inanır. Oysa annelik öğrenilen, üzerinde deneyim kazanılan bir süreçtir ve bu deneyim anneliğin ilk yıllarına has değildir; ömür boyu devam eder. Bu noktayı göz ardı eden anne adayları bebeği ile bir bağ kuramadığı için üzülür ve kendini suçlar.

 

Kimi anne adayları ise bebekleri doğar doğmaz annelik hissine sahip olacaklarına inanırlar. Bu, böyle olmak zorunda değildir. Her anne bebeğini ilk kez kucağına aldığında ağırlıklı olarak pozitif ya da anneliğe yakın duygular hissetmek zorunda değildir. Ya da bebek ile arasındaki bağın hemen o anda oluştuğunu da deneyimlemek zorunda değildir. Bu belki daha çok film karelerinde ya da romanlarda bize aktarılan şeklidir. Oysa olayların gerçek hallerinde her zaman birden fazla duygu vardır ve kimi zaman bu duygular çelişebilirler. Örneğin, bir anne ilk kez bebeğini kucağına aldığında aklından aynı anda birden fazla düşünce geçecektir: “Ne kadar küçük”, “çok tatlı”, “inanamıyorum doğdu işte”, “bu benim çocuğum mu? Bana aitmiş gibi gelmiyor”, “kimseye benzemiyor”, “nasıl bakacağım?”, “hiç büyümeyecekmiş gibi” vb düşünceler bunlardan sadece birkaçıdır. Bunlar ve buna benzer düşünceler annelerin farklı duyguları yaşamasına yol açar. Anne hem mutluluk hem de endişeyi aynı anda yaşayabilir. Dokuz aylık hamilelik sürecinin sonucunda bebeği sağlıklı doğduğu için mutludur ama bebeğe nasıl bakacağı konusunda endişeli olabilir. Annelerin (ya da babaların) duyduğu tüm bu hisler çok normaldir ve doğal sürecin parçasıdır. Bu ilk karmaşık duyguların ya da hiçbir duygu hissetmemenin iyi bir anne olmak ya da olmamakla hiçbir bağlantısı yoktur.

 

annelik gerçeği

 

Bebek ilk doğduğunda anne henüz doğumda yaşadığı kaygıların ya da aldığı anestezinin etkisi altındadır. Bu sebeple bebeğe hemen odaklanamayabilir. Çünkü yaşadığı “doğurma” deneyimini hazmetmek için zamana ihtiyacı vardır. Doğumdan sonra annenin çevresindekiler yoğun şekilde bebeğe odaklandıklarında annenin doğum sırasında yaşamış olduğu duygular üzerinde konuşmayı atlamış olurlar ve annenin bu tip ihtiyaçları karşılanmamış olur. Oysa anne doğumunu konuşarak ve çevresindekilerle paylaşarak bu konu üzerinde rahatlama sağlayacaktır ve ancak bu olduktan sonra bebeğin varlığını tam olarak idrak edebilir.

 

Bebeği artık rahminde taşımadığını idrak etmesi belli bir zaman alabilir anne için. Aynı zamanda doğum sonrası yaşanan halsizlikler de annenin enerjisini bebeğe değil kendine yönlendirmesini gerektirir. Bu şartlarda annenin hemen bebeğe alışması, tüm annelik sıcaklığı ile onu kucaklaması beklenemez. Annenin o anda kendi bedeni ve yaşadığı büyük doğum deneyimi ile ilgili meseleleri vardır. Anneye, iyileşmesi ve olanı idrak etmesi için zaman tanımak gerekir. Her zaman unutulmaması gereken altın kural şudur: Anne ne kadar iyi olursa, bebeğe de o kadar iyi bakabilir.

 

Doğum sırasında eşler de çok heyecanlanırlar ve bebeğin gelmesi ile birlikte kimi zaman eşler anneyi göz ardı ederler ve onun da ilgiye ihtiyacı olabileceğini unuturlar; böylece tüm ilgi bebeğe verilir. Oysa doğum sonrası günler ve loğusalık annenin son derece hassas olduğu ve eşinden ekstra ilgi beklediği zamanlardır. Eşin böyle zamanlarda anneyi yalnız bırakmaması ve annenin ihtiyaçlarına duyarlı kalması ve sadece bebek ile ilgilenmemesi gerekir.

 

Annenin çevresindeki diğer kişilerin de benzer bir tutum takınması faydalı olur. Annenin ihtiyaçlarını göz ardı etmemek ve onun doğum sonrasında varolabilecek tepkisizliğini ya da kendine dönüklüğünü normal karşılamak ve bu konuda anneyi eleştirmemek yerinde olacaktır.

 

anneliğin ilk anlarına dair öneriler

 

Doğumun hemen sonrasında bebeği ile bağ kuramadığını ya da kendinden beklediği duyguları hissetmediğini fark eden annelere şunları önerebiliriz:

 

  • Doğum anı bir kadın için hem heyecan hem de kaygı vericidir. Doğum yapar yapmaz odağınızı kendinizden bebeğe hemen çeviremeyebilirsiniz. Birçok anne bunu yaşar. Bu gayet normaldir.
  • Odağınızın bebek olması için kendinize zaman tanıyın.
  • Bebeği ilk başta yabancılamanız, kendi çocuğunuz gibi görmemeniz de birçok anne tarafından sıklıkla yaşanır. Bu yeni ve büyük deneyime zamanla alışacaksınız. Kendinize bu konuda hoşgörülü olun.
  • Doğum sonrasında etrafınızdan, özellikle eşinizden beklentilerinizi açık açık dile getirin. Onların sizin adınıza düşünmelerini beklemeyin. Çünkü sizinle aynı durumda değiller. Siz söylemeden neye ihtiyacınız olduğunu anlamayabilirler.
  • Annelik, bebek bakım becerileri konusunda endişeleniyorsanız, bunların deneyimle öğrenilen nitelikler olduğunu, zamanla bu konuda çok tecrübeli hale geleceğinizi kendinize hatırlatın.
  • Loğusalık döneminde ve sonrasında bebeğinize karşı duyguların olumsuz olduğunu hissediyorsanız, bunu etrafınızla paylaşın ve bir uzmandan destek alın.

 

normalin dışına çıkan durumlar

 

Loğusalık dönemi doğumdan sonraki ilk 6 haftayı kapsayan dönemdir ve bu dönemde annenin duygu durumunun iniş çıkışlı olması, huzursuzluk, konsantrasyon güçlüğü, uykuya geçmekte zorlanmak, çabucak sinirlenmek ya da ağlamak gibi tepkiler vermesi doğal karşılanır. Ancak, bu duygusal süreçlerin şiddetinin hiç azalmaması, hatta artması, ya da 6 haftadan daha uzun sürmesi durumunda “doğum sonrası depresyon”dan şüphelenmek yerinde olur. İşte bu noktada mutlaka bir uzmana danışmak gerekir.

Doğum sonrası depresyonda görülebilecek semptomlar şunlardır:

 

  • Yaşama karşı ilgiyi kaybetmek
  • Yaşamdan keyif alamamak
  • Enerjisiz ve motivasyonsuz hissetmek
  • Uykuya dalmakta ya da uykuda kalmakta zorlanmak
  • Her zamankinden fazla uyumak
  • Sık sık ağlamak
  • Değersizlik ve umutsuzluk hisleri
  • Yoğun suçluluk duygusu
  • Huzursuzluk ve kaygı
  • Kendine zarar vermeye yönelik tekrarlanan düşünceler
  • Bebeğe zarar vermekle ilgili tekrarlanan düşünce ve korkular

 

Doğum sonrası depresyonun gerçekleştiği durumlarda anne, bebek ile bağ kurmaya direnç gösterir. Buna örnek davranışlar, bebeği kucağına almayı istememek, bebeği emzirmeyi istememek, bebeğin bakımını başkalarının sorumluluğuna bırakmaya çalışmaktır. Anne, bebek sahibi olma deneyimini yaşamaktan memnun değildir ve kendini mutsuz, kaygılı, öfkeli ve hayli enerjisiz hisseder.

 

Burada annenin yaşadığı en temel duygu “yetersizlik” kaygısıdır. “Ben bu bebeğe nasıl bakacağım?” ya da “ben bu bebeğe bakmayı beceremem” gibi düşünceler anneleri depresyona sürükleyen düşüncelerdir. Kadınlar çocukluklarından beri toplum tarafından “büyüyüp anne olacaksın” düşünceleri ile şekillendirildiklerinden dolayı, böyle bir durumla karşılaştıklarında yetersizlik hisleri ile baş başa kalırlar. Bunun da altında yatan dilek “ben mükemmel bir anne olmalıyım” düşüncesidir. Mükemmel olamayacağından korkan bazı anneler, çocuklarının sorumluluğunu almaya direnç gösterirler.

 

Öte yandan, bu durumun patolojik boyutlara uzandığı vakalarda, annenin, kendi annesi ve bebeklik-çocukluk dönemi ile ilgili yaşamış olduğu duygusal travmalar ön plana çıkar. Doğum sonrası depresyon belirtileri gösteren annelerde, kendi anneleri ile kurdukları bağda ciddi sorunlar yaşadıkları, özellikle çocukluk dönemine ve annelerine ait anıların “yalnız kalma”, “terk edilme”, “önemsenmeme”, “anneye yük olduğunu hissetme”, “anne tarafından istenilmediğini hissetme” gibi temalardan oluştuğu gözlenir. Bu kişiler, kendileri anneliği deneyimledikleri zaman, bu olumsuz duygularını bebeklerine transfer ederler.

 

Anne, bebeğine karşı duyduğu olumsuz hislerden dolayı bir yandan çok suçlu hisseder, bir yandan da bu durumdan çıkamaz. Çıkabilmesi için bir uzmandan yardım alması gereklidir.

 

terapi süreci

 

Bu tip vakalarda çalışılan temel konu, annenin, kendi annesi ile kurmuş olduğu ilişkidir. Önce bu ilişkinin dinamikleri araştırılır, annenin, çocukken kendi annesi ile kurduğu bağın yeterli ve güvenli olmayan tarafları anlaşılır. Aynı şekilde, kendi bebeği ile bağ kurmaya yönelik kaygı ve korkuların açığa çıkması sağlanır. Bu korkular ile çalışılır ve annenin, dış dünya ile daha güvenli bağ kurmaya çalışması hedeflenir. Anne kendi ilişkisel korkularını ne kadar fark eder ve kurtulursa, bebeği ile kurduğu ilişki de o kadar artacak ve sağlıklı hale gelecektir.

 

Klinik Psikolog

GONCA ŞENSÖZEN

 


ERMANLAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir